Kayseri Haber Ajansı

İslamiyet’i Seçen İlk Türk Devleti

Türklerin İslamiyet’le tanışması genelde Müslüman tüccarlar aracılığı ile olmuştur. İslamiyet’i seçen ilk Türk devleti, “Bulgar Devleti”dir!

14 Nisan 2019 - 17:54 'de eklendi ve 138 kez görüntülendi.
İslamiyet’i Seçen İlk Türk Devleti

Türklerin ’i kabulünde genelde “Kılıç zoruyla” olduğu şeklinde yaygın ama yanlış bir kanaat hâkimdir. ’in zuhur ettiği o dönemde, Orta Asya’da I. hüküm sürmekteydi.

O dönemde 5-10 bin kişilik ordulardan oluşmuşken Türk orduları, güçlü oldukları dönemlerde hep 250 bin kişilik ordularla hareket ediyordu.

Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed’in katıldığı savaşlarda İslam Orduları’nın sayısı;

Bedir Savaşı(M.S.624); 313 kişi

Uhud Savaşı (M.S.625); 700 kişi

Hendek Savaşı (M.S.627); 3000 kişi şeklindeydi.

(Bu savaşların önemi nicelikten ziyâde niteliktendir. Belirtmekte fayda var)

Zaman zaman Horasan bölgesindeki küçük uç boylarıyla karşı karşıya gelmiş olsalar ve karşılıklı galibiyet ve mağlubiyetler yaşasalar da bunlar fazlaca önem arz etmez. Çünkü bu galibiyetler ve mağlubiyetler hep geçici olmuştur. Emevîler ve Abbasîler döneminde de durum bundan pek farklı değildir. Bu oran büyük farklarla hep Türkler lehindeydi.

Dolayısıyla Türkler’in “kılıçla” yani “zorla” Müslüman oldukları tezi asla geçerli olamaz.

Hatta Abbasîler, Fatimîlerin yoğun baskıları karşısında Selçuklu Devleti Sultanı Tuğrul Bey’den yardım istemiş, Büyük Selçuklu Devleti himayesi altında ancak varlıklarını sürdürebilmişlerdir.

Türklerin İslamiyet’le tanışması genelde Müslüman tüccarlar aracılığı ile olmuştur.

Ayrıca İslam orduları içinde görev yapan çok sayıda paralı Türk askerinin (memlûkler) bulunması da İslamiyet’i tanımalarında çok önemli rol oynamıştır.

Ancak bu dönemde İslamiyet’e geçişler münferit olup topluca geçişler olmamıştır.

Bazı Türk toplulukları siyasî hâkimiyet sahalarını genişletmek ya da bu hâkimiyetlerini güvence altına almak gibi sebeplerle nadiren dinlerini değiştirmişlerdir.

Ancak hangi dinin mensubiyetine girerlerse girsinler bu durum önceki “Kök Tengri” inançlarından tamamiyle vazgeçtikleri anlamına gelmemiştir.

Yani eski inanışlarını yeni dinleriyle harmanlayıp, akıl ve töre süzgecinden geçirdikten ve kendi anlayışlarına göre o dini düzenledikten sonra ancak o dine tabi olmuşlardır.

Uygurlar’ın Mani ve Budizm’i, Hazarlar’ın Musevilik’i, Peçeneklerin bir kısmının Hristiyanlık’ı seçmeleri gibi…

Türklerin İslamiyet’i kendi özgür iradeleriyle kabullerinde en önemli iki etken;

Her ikisinde de “Tek Tanrı” olması ve İslamiyet’teki “Cihad” anlayışının Türklerdeki “Cihan hâkimiyeti” mefkûresi ile örtüşmesidir.

Peki… İslamiyet’i seçen ilk hangisidir..? Hemen herkesin “” dediğini duyar gibiyim… Doğrudur. da topluca Müslüman oldular. İslamiyet’e çok da büyük katkıları oldu.

Ancak… İslamiyet’i seçen ilk Türk devleti, “Bulgar Devleti”dir! (Bu , bugün bildiğimiz Bulgaristan değildir! )

Kafkasları, Balkanları hatta Roma ve İspanya’yı hâkimiyeti altına alan, Batı Hun İmparatoru Attila’nın M.S.453 yılında ölümünden (muhtemelen zehirlenerek), hemen sonra devletin başına geçen oğulları, Attila gibi yetenekli ve başarılı olamadılar.

Bu yüzden Avrupa Hun İmparatorluğu kısa sürede dağılmaya başlar. Karadeniz’in kuzeyine doğru geri çekilmeye başlarlar. Bu çekilme sırasında önlerine kattıkları Uzlar, Sabirler, Onoguz, Otuzoğuz gibi diğer Türk boylarını da beraberlerinde götürmeleri sonucu “karışık” Türk boylarından mürekkep bir Türk Devlet’i kurulur. İşte bu devlet, “Büyük Bulgar Devleti”dir. (M.S.630)

Bulgar kelimesi anlam olarak “karışık” demektir. Büyük Bulgar Devleti daha sonra kendi içinde bölünür… Bir kısmı tekrar batıya doğru döner ve Tuna Bulgarları’nı oluştururlar. Tuna Bulgarları yaklaşık ikiyüz yıl Türk kimliklerini korusalar da zamanla içinde Hristiyanlaşıp, Slavlaşırlar.

Çoğunluğunu Otuzoğuzlar’ın oluşturduğu diğer kısım ise İdil-Volga Bulgarları’nı oluşturur.

İdil Bulgarları, güneyde Hristiyan Bizans İmparatorluğu’nun, doğuda ise güçlü Musevî Hazar Türk İmparatorluğu’nun arasında sürekli var olma mücadelesi verirler.

Kök Tengri inancını koruyan İdil Bulgarları, Hristiyanlığa geçerlerse Tuna Bulgarları gibi Bizans İmparatorluğu içinde kaybolacaklarını biliyorlardı.

Aynı şekilde Musevîliği tercih edecek olurlarsa da güçlü Hazar İmparatorluğu hakimiyeti altına girmeleri kaçınılmazdı.

Bunun için kendilerince bir çıkar yol bulurlar; İdil Bulgar hükümdarı İlteber Almış Han, yaptıkları fetihlerle o dönemde çok güçlü olan Abbasi Halifesi Muktedir’e bir elçi ile mektup gönderip, İslamiyet’i tanıma arzularını ve Halifeye tabi olma taleplerini bildirirler.

Ayrıca mektupta bir de kale yapımı için biraz da parasal yardım talebinde bulunur…

Bu yardım çağrısını olumlu karşılayan Halife Muktedir derhal bir elçilik heyeti hazırlattırır.

Heyette,Sevsen el-Rassi, Türk coğrafyasını iyi bilen Tigin el Türkî ile dönemin meşhur alim ve seyyahı İbn Fadlan’ı görevlendirir. 31 Haziran 921 tarihinde heyet Bağdat’tan yola çıkar.Çok zor ve meşakkatli şartlar altında,oldukça da maceralı bir yolculuğun ardından 12 Mayıs 922 de, Pazar günü Bulgar ülkesine ulaşırlar. İbn Fadlan’ın seyahat boyunca tuttuğu notlar, güzargâh üzerinde bulunan Harezmliler, Peçenekler, Başgırtlar, Oğuzlar gibi topluluklar hakkında bizlere önemli ve eşsiz bilgiler verir. İşte bu önemli gözlem ve bilgilerden dünyaca meşhur “İbn Fadlan Seyahatnâmesi” oluşur.

Heyet ,Bulgar ülkesine yaklaşınca önce hükümdarın oğlu tarafından karşılanır. Oğlu, memnuniyet ve saygı ifadesi olarak üzerlerine paralar saçar. Ardından kendileri için hazırlanan çadırlarına geçirilirler. Dinlendikten sonra İlteber Almış Han’ın huzuruna çıkarlar. İbn Fadlan Halife’nin mektubunu okurken hepsi ayağa kalkar. Ardından elçilik heyetine paralar saçılıp hediyeler verilir. Heyette onlara Halife’nin gönderdiği hediyeleri sunar. Yemeğe geçerler; Hükümdar bir parça et kesip her kime verirse onun önüne hemen bir sofra açılımaktaydı. Fadlan’a da bir parça et sunmasıyla onun önüne de hemen bir sofra açılır. Fadlan, bunun gibi daha bir çok farklı adetlerine şahit olur; Adetlerine göre bir adamın bir erkek çocuğu doğsa onu babası değil dedesi alır, büyüyünceye kadar o ilgilenir, büyütür, sorumlu olurdu. İllerinde biri ölse çocukları değil kardeşleri mirasçı olurdu. Fadlan bunun bu şekilde câiz olmadığını anlatmakta epey zorlanır. Ölülerini yıkarlar ve kazdıkları mezara gömer üzerine yüksekçe toprak yığarlardı. Ölünün ardından kadınlar ağlamaz, erkekler ağlardı. Bunlar hür olanlardı. Bunlardan sonra köleler gelir ve kendilerini kırbaçlayarak delice ağlarlardı. Ölünün çadırına matem bayrağı dikerlerdi. İki sene süren matemin sonucunda bu bayrak kaldırılırdı.Ardından akrabaları davet verirdi. (Yuğ aşı / Ölü yemeği) Bulgarların hepsi kubbeli yurt çadırlarında oturmaktaydı. Bunların en büyüğü Hükümdar’a ait olandı. O kadar büyüktür ki içine bin kişi sığardı. İçi tamamen halı kaplıydı. Hükümdar’ın çadırında kimin nereye oturacağı töre ile belirlenmişti. Aralarında az da olsa ahşap evlerde oturanlar da vardı. Bulgarlar, konumları gereği ticaret yollarının kesiştiği bir yerde olduklarından ticari gelirleri oldukça yüksek ve hepsi de çok zengindi. Bu yüzden de hem Hazarlar’ın hem de Bizanslılar’ın gözleri hep üzerlerinde olmuştur. Fadlan oraya vardığında günler uzamış geceler kısalmıştı. Öyle ki gece hava kararmadan yeniden sabah oluyordu. İbn Fadlan bir defasında, sabah gökyüzünde oluşan kızıllığın üzerindeki bulutları adeta mızraklar ve kılıçlarla savaşan insanlara benzetir. Korkuya kapılarak hemen kalkar dua eder! Bulgarlar etrafta dolaşan yılanlardan korkmuyorlardı. Tek korktukları yıldırım düşmesiydi. Tanrının gazabı sayıyorlardı. Bir çadıra yıldırım düşerse, o çadıra asla yaklaşmazlar içinde ne varsa insan ,eşya öylece telef oluncaya dek kaderine terk ederlerdi. Kadınlar erkeklerle birlikte oturup kalkıyorlar, tüm işleri beraberce görüyorlar, beraberce eğleniyorlardı. Fadlan bunu engellemek için çok uğraşsa da başarılı olamaz. Zina’nın cezası ölümdü. Yiyecekleri genelde arpadan yapılmış etli çorbadır.Zeytinyağı olmadığı için balık yağı kullandıklarından, yemekleri genelde ağır kokuludur. Yiyecek saklayacak yerleri yoktur. Yerlere kazdıkları kuyularda muhafaza ederlerdi. Hemen hepsi kalpak giyer, hükümdar çarşıdan geçerken hepsi bu kalpaklarını çıkarır koltuklarının altına alır ayağa kalkarlardı…Birgün İbn Fadlan Hükümdar’a;

“ Ülken geniş, malın çok, hesapsız zenginsin. Niçin Halife’den bir kale yapmak için önemsiz miktarda bir para istedin ? ” der.

O da;” Halifelerin devletlerinin parlak, mallarının helâl olduğunu gördüm. Kendi mallarımla gümüşten veya altından bir kale yapmak istesem yaparım. Ancak Halife’nin parasından uğur ve bereket gelmesini beklediğimden o parayı istedim” der…

Bu küçük Türk toplumunun İslamlaşması’nın Türk tarihi içindeki önemi kısıtlıdır.

Çünkü etki alanları az, siyasî ve askeri güçleri zayıf, bir kültür sahası oluşturma kabiliyetinden de oldukça uzaktırlar.Buna karşılık onlardan hemen sonra İslamlaşan Karahanlılar gerek Türk ve gerekse de İslam tarihi açısından çok büyük etkilere imza atacaklardır.

Türklerin İslamiyet’i kabulu ile “aldıkları” daha doğrusu kendilerine “verilen” bu KUTLU görev sayesinde İslamiyet, Musevîlik gibi bir ırk dini olmaktan ya da Budizm gibi bölgesel bir din olmaktan çıkmış, Arap yarımadasına hapsolmuş bir ırk dini olmaktan kurtulmuş, tüm dünyaya “yayılan” bir “” haline gelmiştir !

Kaynak :

Diğer Kaynaklar;

•İBN FADLAN SEYAHATNÂMESİ (Prof.Dr.Ramazan Şeşen)

•KUR’AN VE KILIÇ (Prof.Dr.Tufan Gündüz)

•KÖK TENGRİ’NİN ÇOCUKLARI (Prof.Dr.Ahmet Taşağıl)


SON DAKÄ°KA HABERLERÄ°
İLGİLİ HABERLER
ankara evden eve nakliyat

kayseri escort kayseri escort bul